BOZKURTLAR OTAĞI
BOZKURTLARIN OTAĞINA HOŞGELDİNİZ.

ÜYE ADI OLARAK TÜRKÇE İSİMLER KULLANINIZ.
AKSİ DURUMDA ÜYELİĞİNİZ KABUL EDİLMEYECEKTİR.

ÜYELİĞİNİZİN HEMEN AKTİF OLMASI İÇİN MAİL ADRESİNİZE GELEN ÜYELİK AKTİVASYON LİNKİNE TIKLAYINIZ.



ÜLKÜCÜ HAREKET ENGELLENEMEZ
 
AnasayfaAnasayfa  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
Sayfayı FaceBook'ta Paylaş

Paylaş | 
 

 Ülkücü Şehit - Halil Esendağ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
ülkü gülü/m
KAĞAN

avatar


MesajKonu: Ülkücü Şehit - Halil Esendağ   Çarş. Tem. 15, 2009 9:10 pm




Manisa'nın Saruhanlı kazasına bağlı Gözlet köyündendi. 21 yaşında olup evliydi. Bir takım olaylara karıştığı iddiasıyla polisler tarafından yakalandı. Tutuklandıktan kısa bir süre sonra, 12 Eylül Mahkemeleri tarafından mahkum edildi. 3 Haziran tarihinde, hakkındaki idam cezasını sabaha karşı infaz edildiğine dair Radyo ve TV.'den yayın yapılmasına rağmen, polisler tarafından cezaevinden alınıp Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Burada, "itiraf" etmesi için iki gün boyunca akıl almaz işkenceler yapıldı ve 5 Haziran günü Buca Cezaevi'ne geri getirilip, sabahın ilk saatlerinde asılarak şehit edildi.

Ülkücü Şehit - Halil Esendağ'ın Ardından

İDAM SEHPALARINDAN HAKK'A YÜRÜDÜLER...

İzmir’de Şadırvanaltı Camii’nde müezzinlik yapan Kazım Hoca, düşünce ve duygularımın örtüştüğü bir ağabeyimdi. Bir gün kendisini ziyarete gittim. Kazım Hoca müezzin odasında bulunanlarla sohbet ediyordu. Muradiye Camii imamı Abdullah Hoca da oradaymış. Kazım Hoca orada bulunanlara beni tanıştırırken, Ülkücü olduğumu, cezaevinde yattığımı söyleyince, Abdullah Hoca da Halil ile Selçuk’un infazında imam olarak bulunduğunu söyledi. Bu ne güzel bir rastlantıydı Yarabbi...

Bir müddet sonra, Abdullah Hoca bana, “Ne mutlu onlara. Allah’ın izniyle onlar şehittir... Her hareketlerine şahit oldum. Ruhlarını nasıl teslim ettiklerine şahit oldum. Tekbir getirerek, Kelime-i şahadet çekerek, ölüme yürüdüler...” dedi. Bir müddet nefeslendikten sonra, olayı başından itibaren anlatmaya başladı:

“Daha önce de din görevlisi olarak idam edilen solcu gençlerin infazında bulunmuştum. Onlar infaz sırasında

-Allah’a ve dine inanmıyoruz, deyip, telkinde bulunmamı kabul etmemişlerdi. Son arzuları sorulduğunda, kimi kahve, kimi sigara istemişti. Sehpaya giderken de slogan atmışlardı. Onlarda bizim insanlarımızdı. İnancı düşüncesi ne olursa olsun, cezayı hak etsin veya etmesin, gencecik insanların ölümünü seyretmek beni üzüyordu. Solcular, ahiret hayatına inanmıyorlardı ama inandıkları fikirler uğuruna hayatlarını feda ediyorlardı. Bu sebeple fikirlerini benimsemesem de, idealistliklerini taktir ediyordum. Onlar infaz edilirken

-Bunların yerinde imanlı bir insan olsa, acaba nasıl davranır?, diye içimden geçirmiştim...

Yine bir akşam, sivil memurlar ellerinde telsizlerle evime gelip,

-Hocam, bir nikahımız var. Nikah kıymaya gelir misin?, dediler. Otomobillerine binip, Buca Cezaevi’nin önüne gelmiştik. Her taraf asker doluydu. Cezaevinin kapısından girince, infaz yapılacağını anladım. İnfaz heyetinin bulunduğu salona götürüldüm. Savcılar, hakimler, komutanlar, doktorlar, infaz görevlileri oradaydı. Orada bulunanların bir kısmı, heyecanlı bir telaş içindeyken, bir kısmı da üzüntülüydü.

Bir müddet sonra, görevliler elleri arkadan kelepçeli olan iki genci getirdiler. Üzerilerinde ayak bileklerine kadar uzanan kolsuz beyaz bir giysi, başlarında beyaz namaz takkesi, ayaklarında beyaz çorap ve terlik vardı.

-Selamün Aleyküm, diyerek içeri girmişlerdi. O an çok şaşırmıştım. Onları sanki çok eskiden beri tanıyordum...

Orada bulunanların çoğu onlarla helalleşti. Hücrelerinde yazdıkları Vasiyet Mektuplarını İnfaz Savcılığı’na teslim ettiler. Heyet huzurunda doktor,

-Sağlık şikayetiniz var mı?, diye sorduğunda ikisi de,

-Elhamdülillah taş gibiyiz. Hiç bir şikayetimiz yok, demişti. Son arzuları sorulduğunda, ikisi de cenazelerinin ailelerine teslim edilmesini istemişti. Telkinde bulunmak için yanlarındayken bana çok saygılı davrandılar. Kendilerine,

-Kardeşlerim, her insan bu dünyada farklı bir kaderi yaşamaktadır. Dünya bir imtihan koridorudur. Ölüm, ahret hayatına açılan bir kapıdır. Ne mutlu Allah’a iman ederek bu imtihanı tamamlayanlara, dediğimde gözlerine bakmıştım. Gözleri sevinçle parlıyordu.

-Az sonra Allah’a kavuşacaksınız, dedim.

-Biliyoruz Hocam, biliyoruz; dostlarımıza söyleyin, ölümümüze üzülmesinler, demişlerdi. İkişer rekat namaz kıldılar. Ellerini kaldırıp, son dualarını yaptıkları o anı unutamıyorum... Yüzleri o kadar nurlanmıştı ki...

Az sonra görevlilerle infazın yapılacağı bahçeye çıktık. Bahçe projektörlerle aydınlatılmış, ortalık gündüz gibiydi. Sehpalar kurulmuş yağlı urgan parlıyordu. Ürpertici bir manzara vardı... Az sonra iki genç insanın dünyaları değişecekti. Bir an, kendimi onların yerine koydum... Altmışı geçmiş yaşımda, dünyadan alacağım fazla bir lezzet de kalmadığı halde, çok korkmuştum... Heyecandan elimin, ayağımın titrediğini hissediyordum. Böyle bir anda korkmadan, heyecanlanmadan normal olabilmek, kamil bir imana sahip olmayı gerektirirdi...

İnfaza önce Selçuk’tan başlandı. Selçuk’un yaftası boynuna asılmıştı. Sehpaya yürümeden göz göze gelmiştik.

-Allah’a gidiyorsun Selçuk!, demiştim. Tebessümle başını salladı... Tekbir getiriyordu. Sehpanın altındaki tabureye çıktı. Cellat, boynuna urganı geçirirken, Selçuk Cellat’a bir şeyler söyleyince Cellat, bir an durakladı. Selçuk, sürekli Kelime-i şahadet getiriyordu. Cellat, tabureye vurduğunda, Selçuk urganda asılı olarak bir sağa, bir sola sallanıp, kıbleye doğru boynu bükük bakar halde ruhunu teslim etti. Bir müddet asılı bekletildikten sonra, Savcı askerlerin de yardımıyla, Selçuk’un boynundan urganı çıkardı... Selçuk’u bir masaya yatırdılar. Gözleri bir başka aleme bakıyordu. Gözlerini kapatıp ona Yasin okudum... Daha sonra Halil’i getirdiler. Onun da boynuna yafta takılmıştı. Ona da,

-Halil, Allah’a gidiyorsun, dedim. O da, tebessümle başını sallayarak,

-Biliyorum Hocam!, diyerek karşılık verdi ve tekbir getirerek sehpaya yürüdü. Urgan boynuna geçirilirken o da, Cellat’a bir şeyler söyledi. Cellat, aynı tavrı göstermişti. Kelime-i şahadet getirirken Cellat, tabureyi ayağının altından çekti. Halil de, Selçuk gibi boynu bükük kıbleye bakar halde, ruhunu teslim etti. Halil’in de boğazından urganı Savcı çıkardıktan sonra, masaya yatırdılar. Halil’in de gözleri açıktı; sevinçle uzaklara bakıyordu… Gözlerini kapatıp, ona da Yasin okudum.

Mesleğim gereği nice ölü görmüştüm; fakat bunlar hiç ölüye benzemiyordu... Onlarda yorgun bir müminin uyku hali vardı. Selçuk ile Halil’in, Cellat’a ne söylediklerini merak ediyordum. Duvarın kenarında çömelip, önüne bakan Cellat’ın yanına gittim. Halil ile Selçuk’un, ne söylediğini sorduğumda,

-Ben böyle insanlar görmedim. Öncekiler bana küfür ediyordu; bunlar ise,

-Hakkını helal et, dediler... diyerek, içini çekiyordu…”

Mehmet Karanfil
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
ülkü gülü/m
KAĞAN

avatar


MesajKonu: Ülkücü Şehit - Halil Esendağ'ın Ardından -2-   Çarş. Tem. 15, 2009 9:11 pm

Ülkücü Şehit - Halil Esendağ'ın Ardından -2-






1983 yılının mayıs ayıydı. Konya Askeri Cezaevinden alınarak başka bir mahkemem için İzmir Buca Cezaevine getirildim.Yol boyunca tam bir ölüm mahkumu muamelesi görmüş, dünyaya bir veda psikolojisi ile bakmıştım... İçimde bir his "bu güneşi, bu ağaçları, bu dünyayı bir daha göremeyeceksin" diyordu...

Bu duygularla bir şafak vakti, Buca Cezaevine teslim edildim. Beni en çok sevindiren, aylar sonra Buca Cezaevinde bulunan arkadaşlara kavuşmam olmuştu. İhtilalden üç yıl sonra da, onlarla ilk defa görüşecek, ilk kez de kucaklaşma imkanı bulacaktım. Ama beni asıl sevindirecek olan, bir kaç hafta önce idam cezasına çarptırılan Halil Esendağ'la Selçuk Duracık'ı görmem olacaktı. Bundan dolayı müthiş heyecanlanıyordum.

İdam alan ve aylarda beri ölüm hücresinde infazı bekleyen arkadaşların halet-i ruhuyilerini, ölüm cezasını nasıl karşıladıklarını merak ediyordum. Mahkeme saati yaklaştıkça yavaş yavaş koğuşlardan çıkarılan tutuklular da kapıda görünmeye başladılar. Gelenler içinden tanıdıklar çıkınca kucaklaşıyor, derin bir hasretle birbirimize sarılıyor duygulu anlar yaşıyorduk.

Merak içindeydim, üç yıl görmediğim Halil acaba ne durumdaydı? Neredeyse kesinleşen cezasını nasıl karşılamıştı? Kafam bu sorularla meşgulken, Halil Esendağ mütebessim bir yüzle çıka geldi. Yüzü çektiği çilelerle temizlenmiş, parlatılmış gibiydi. Asırlardır birbirimizi görmemiş insanlar gibi hasretle kucaklaştık. Sanki kalplerimizden birbirimize tatlı, ılık bir şeyler akıyordu. Kısa bir hal-hatır fırsatı bile bulamadan gardiyanlar çağırdı, ikişer ikişer kelepçelenerek ring araçlarına bindirildik. İsteğim üzerine benim elim Halil'in eli ile kelepçelenmiş; böylece mahkemeye gelinceye kadar yolda bir kaç kelime konuşma imkanımız olmuştu ...

O konuşurken bütün dikkatim satır aralarına gizlenmiş gerçek düşüncelerindeydi. Acaba korkuyor muydu? Acaba herhangi bir irade zaafı geçirmiş miydi? Vakit ilerledikçe Halil'in tek kelime ile; onu yendiğini ve ona çoktan hazır olduğunu görecektim. Ölümden bahsederken gülüyor, " Allah (c.c)'tan ne gelirse baş üstüne" diyordu.

Mahkemeye gelirken zaman zaman öteki arkadaşların sorularına cevap veriyor, böylece önceki mahkemeye giderken de olup bitenden haberdar oluyordu...

Bir arkadaş "gönderdiğimiz GELİNLİKLERİ aldınız mı?" diye sorunca "aldık" demiş, "nasıl oldu" deyince de "biraz uzun oldu" deyivermişti.

Sonraları mahkemem İzmir'de kalmama karar verince, bende soruyu soran arkadaşlarla aynı koğuşa konulmuş, o zaman bu gelinlik meselesini sormuştum.

"Nedir bu gelinlik? Ben bir şey anlayamadım." deyince anlattılar.

Geçen mahkeme Halil bizden iki kefen istedi. Devletin idam esnasında giydirdiği kefenin torba gibi bir şey olduğu, o kefenleri giymeleri halinde ellerinin, kollarının içerde kalacağını, rahat can çekişemeyeceklerini söyledi.

Bizde koğuşa dönünce, elimizdeki avucumuzdaki parayı bir araya getirdik, iki kefen alacak parayı bulamadık. Koğuşta 23 kişiyiz, üzerimizden iki kefen parası çıkmadı. Sonunda bir arkadaşımızın ailesinin getirdiği iki beyaz nevresimi cezaevi terzisine diktirerek onlara gönderdik. Gelinlik dediğimiz onlara gönderdiğimiz kefenlerdi...

Çok sonradan anlamıştım "gelinliklerimiz uzun geldi" derlerken kefenleri giydiklerini.. Kim bilir kaç gece Azrail(a.s)'i beklerken öylece sabahlamışlardı...!

Şu satırları yazdığım sırada düşünmeden edemiyorum, 23 ülkücü iki kefen alacak parayı bulamıyordu. Ama halbuki tam o sırada Türkiye'de, Avrupa'da paralar toplanıyor ama nedense bir türlü cezaevine ulaşamıyordu...

Bu hareketin kefen soyuculuktan zengin olan nice haini şimdi itibarlı adam rolünde geziyor; ama kim kimden hesap soracak?

Mahkeme salonunda duruşma saatini beklerken artık ölümü yendiğine emin olduğum Halil'e sormuştum." Nasıl bir gecede asılmak istersin?" Halil biraz düşünmüş daha sonra cevap vermişti...

" Yağmurun hafif çiselediği bir gecede..."

Duruşmadan sonra mahkeme benim İzmir'de kalmama karar vermiş, arkadaşlarla birlikte Buca Cezaevine dönmüştüm. Kapı altında Halil aramızdan alınmış, başka bir aleme götürülür gibi götürülmüştü. Bunun onu son görüşüm olduğunu biliyordum.

Cezaevinde gazeteler her sabah bir sergi üzerinde koğuş kapılarına getirilir, tutuklular mazgal deliğinden uygun gördüklerini alırlardı. Gazetelerimiz bir kaç defa gelmemiş, sonra da bunun manasını anlamıştık. İdam cezalarının infaz edildiği günlerde veya mahkumlarla ilgili yeni düzenlemelerin gündeme geldiği günlerde gazeteler gelmez, böylece tutukluların olay çıkarması engellenmiş olurdu.

4 Haziran'ı , 5 Haziran'a bağlayan baharın bütün tazeliği ile kendini gösterdiği böyle günlerden biriydi. O yıllar bize bahar gelmez, şairin :"Bahar gelmiş, çiçek açmış neyleyim" mısraları dilimizden eksik olmazdı. Sabah günlük haberleri herkesten önce okumak için gazetelerin gelmesini bekliyorduk. Bir saat, iki saat derken vakit öğleyi bulmuştu ama gazeteler gelmemişti. Hepimizin içine kurt düşmüştü. Acaba kim? Bugün kimi asacaklar? Çok beklemeden sorumuzun cevabını almıştık. Bir fırsatını bulan cezaevi terzisi kapıya gelerek mazgalı açmış ve o korkunç haberi vermişti

"Bahçede sehpa kuruluyor, bu gece Halil'le Selçuk'u asacaklar !..."

Koca bir koğuş bir anda depreme uğramış gibi sarsılmıştı. Önce ürkütücü bir sessizlik ve şok hali yaşamış, sonra çaresizlik içinde ne yapacağımızı şaşırmış vaziyette sağa sola koşturmuştuk. Bu koşuşturma ölüm korkusunun veya panik halinin bir neticesi değil, çaresizliğin, onlara ulaşamamanın bu zor saatlerde onları teselli edememenin bir neticesiydi. Acaba kararı radyodan duyunca ne demişlerdi? Genç yüreklerine korkunun hançeri batmış mıydı? Bütün bir koğuş tek bir kalp olmuş onları düşünüyor onlarla ölümü paylaşıyorduk.

Haberi aldıktan bir kaç dakika sonra, mahkumları toplayarak kısa bir konuşma yaptım. Kur-an bilenlere cüzleri dağıtarak gün boyu sabaha kadar Kur-an okumalarını söyledim. Yapacağımız tek şey vardı; dua ve Kur-an'la onlara ulaşmak...

Gece saat 24:00'e kadar iki hatim indirdik. Akşam olunca saat 21:00'den itibaren her yarım saatte bir koğuş penceresine çıkarak, sela okumaya, Peygamber Efendimiz(s.a.v)'e salat-ü selam getirmeye başladım. Koğuş penceresinden yükselen sesin, onların ölümle dolmuş hücrelerine kadar girdiğine inanıyor, salat-ü selamları o duygularla okuyordum...

Cezaevinde idamların infazı 01:00'de olurdu. Son defa sela okumak üzere pencereye çıktım. Halil'in mahkeme salonunda iken söylediği sözler aklıma geldi...

"Yağmurun hafif çiselediği bir gecede asılmak isterdim."

Elimi koğuş parmaklıklarından dışarı uzattım, avucumu göğe doğru açtığımda aman Allah'ım bir yağmur Halil'in duasına icabet edercesine çiseliyordu. Kendi kendime "Ah Halil'im! O gün Rabbimizden güneşleri yağdırmasını isteseydin, Rabbim o güneşleri bile yağdırırdı" diye mırıldandım.

Bir koğuş göklerle birlikte Halil ve Selçuk'a ağlıyordu.

Yorgun bir geceden sonra gardiyanların, "müdür çağırıyor" çağrısıyla uyandım. Cezaevi müdürü üç kişiyi odasına çağırmıştı. Halil'in asılmadan önce her birine ayrı ayrı yazarak bıraktığı hediye ve emanetleri bize takdim ediyordu. Eşyalarını alarak koğuşa geldik. Halil'in son anda yazdığı yazıları bizi rahatlatmış, ölüme metanetli gittikleri konusundaki kanaatlerimizi pekiştirmişlerdi.

Nitekim koğuşa geldikten sonra bazı gardiyanlar idamı anlatarak: "Bu gece Buca'ya rahmet yağdı" demişlerdi. Önce Selçuk, sonra Halil idam edilmişlerdi. İkisi de sehpaya metanetle gelmiş, Kelime-i Şahadet getirdikten sonra altlarındaki sehpa çekilmişti. İpte bir müddet sallandıktan sonra sanki ilahi bir el uzanarak ikisini de kıbleye çevirmişti. Bir gardiyan: "Halil'i indirdiğimizde başındaki takke yana düşmüş, hafif yatmıştı. Biz böyle bir şey görmedik." diyordu.

Sonra infazda bulunan Buca Muradiye İmamı şöyle diyordu. "Bana hiç evliya gördün mü diyenlere; evet... Halil ile Selçuk'u gördüm diyeceğim..."

Halil'in bize emanet ettiği eşyalar koğuş başkanı olduğum için bana takdim edildi. Hepsini tek tek inceledim. Özel eşyalarını ayırdım. Notlarını okudum, notlar daha çok kılınan kaza namazları ile tutulan oruçların listesiydi. Ölümle ilgili ayet ve hadisler bir sürü ilmihal bilgisi ile ilgili notlar.

Eşyalar arasında gazete kağıdına sarılmış küçük bir paket dikkatimi çekti. Çorap ve iç çamaşırı olacağını sanmıştım. Açtım ve baktım ki " Etrafı oyalı yeşil bir baş örtüsü " o an nasıl duygulandığımı, nasıl bir gözyaşı anaforuna tutulduğumu anlatamam. Bütün koğuş ağlıyordu.

Rahmetli Halil tutuklanmadan kısa bir zaman önce evlenmiş, murad alamadan hapishane köşelerine düşmüştü. İhtimal ki; iki buçuk yıl kaldığı ölüm hücresinde eşinin baş örtüsü onun dert ortağı olmuştu.

Dağıtabilir eşyaları dağıttıktan sonra, kalanları postayla babasına gönderdik. Halil'in babası çok dindar, çok mütevekkil bir adamdı. Annesi de öyle. Çok sonraları tahliyeden sonra evlerini ziyaret ettiğimde bu aileden böyle bir yiğidin nasıl çıktığını anlamıştım. Eşyaları gönderdikten takriben iki hafta sonra Halil'in babasından hepimizi ürperten bir mektup geldi. Şöyle diyordu:

Halil'in annesi; oğlum şehit oldu mu? Olmadı mı? diye çok üzülüyordu. Bir gece rüyasında kendini cennette görüyor. Bütün sahabeler toplanmış Hz. Peygamber(s.a.v.)'i bekliyorlar. Halil'in annesi hanım sahabilerden birine yaklaşıp soruyor: Bugün burada ne var ki böyle toplanmış bekliyorsunuz!

Hanım sahabi cevap veriyor: Bilmiyor musun, bugün burada şehit Halil Esendağ'ın düğünü var. Nikahını Hz. Peygamber(s.a.v.) kıyacak onun için bekliyoruz.

Bu rüyayı kime anlattıysak gözyaşlarını tutamamış mescide kapanıp ağlamıştı.


ŞEHADET 5 HAZİRAN 1983
Kaynak : "Eylül'de gel" dediler. Kitabı.
Hikaye : Yusuf Soylu , Nizamettin Coşkun
Özeltip Bandırma Cezaevi 8.9.1999 / Bandırma
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
ülkü gülü/m
KAĞAN

avatar


MesajKonu: Yağlı Urgana Beraber Yürüyen Yiğitler   Çarş. Tem. 15, 2009 9:13 pm

Yağlı Urgana Beraber Yürüyen Yiğitler


Halil Esendağ ve Selçuk Duracık…

İdama beraber giden iki ülkü gülü, iki can, iki yürekti onlar… 4 Haziran’ı 5 Hazirana bağlayan gece sabaha karşı İzmir Buca Kapalı Cezaevinde idam edildiler.

Yiğitlerden biri Halil Esendağ’dır. Manisa’nın Saruhan ilçesine bağlı Gözlet köyünden olup, Turgutlu’da yaşamaktadır. 21 yaşındadır. İdam edildiği zaman daha yeni evlidir. Ülkücülük suçundan birkaç kez cezaevine girip çıkmıştır. Turgutlu’da yaşanan bir olayda komünistler olayı yapanın Halil olduğunu polise ihbar ederler. Halil’in evine gelen polis, babasından Halil’in evde olup olmadığını, bir an önce gelip emniyete teslim olmasını söylerler. Babasının verdiği cevap her şeyi ortaya koymaktadır. Oğlum zaten cezaevindedir der.

Yiğitlerden diğeri Selçuk Duracık’tır. Yugoslav göçmeni olan bir ailenin çocuğu olup, Manisa Turgutlu’da ailesiyle beraber yaşamaktadır. Pazarcılık işiyle iştigal olup, önceden birkaç defa çeşitli suçlamalarla cezaevine girip çıkmıştır. Turgutlu Ocak Başkanı ve 5 arkadaşının şehit edildiği olaya adı karışan bir fırıncının öldürülmesi olayında misillemeyi yapan kişi olarak itham edilir aranmaya başlanır.

Arandığı dönemlerde babasını ve ailesini polisin rahatsız ettiğini işiten Duracık, yakın arkadaşlarına “Teslim olmak istiyorum, zira suçsuzum, şahitlerim var. Mahkeme adil davranırsa ithal ideoloji maşalarına tevessül etmezse cezaevinde fazla kalmam, hem evi çok üzdüm hem de nişanlımı. Daha fazla huzursuz olmalarını istemiyorum” der gider teslim olur.

12 Eylül adaleti dağıtan hâkimlerce İzmir 2 Nolu Askeri Mahkemesinde idam kararı verilir.

Mahkeme idam verince Selçuk Duracık’ın sesi duyulur. “Durun nereye? Hâkimler bir an durup arkalarına bakarlar. Selçuk yüksek sesle haykırır “Tamam, ceza verdiniz kendinizce bir hükme vardınız. Ancak insan bir geçmiş olsun der, kulun verdiği ceza çabuk geçer hükmü yoktur. Yeter ki Allah (c.c.) ceza vermesin” der.

Yazıma Yusufiyelilerden Nizamettin Coşkun’un Eylül’de Gel Dediler eserinde Mehmet Beyzade’nin anısı olarak geçen o günleri yaşamış bir ülkü yiğidinin ağzından sizlere sunmak istiyorum.
1983 yılının Mayıs ayıydı. Konya Askeri Cezaevinden alınarak başka bir mahkemem için İzmir Buca Cezaevine getirildim.

Yol boyunca tam bir ölüm mahkûmu muamelesi görmüş, dünyaya bir veda psikolojisiyle bakmıştım...

İçimde bir his bu güneşi, bu ağaçları, bu dünyayı bir daha görmeyeceksin diyordu. Bu duygularla bir şafak vakti, Buca Cezaevine teslim edildim.

Mahkeme saatine kadar, kapı altı tabir edilen, mahkemeye giden tutukluların toplandığı yerde bekletilecek, mahkemeden sonra da verilen karara göre ya yeniden Konya ya gönderilecek ya da Buca Cezaevinde kalacaktım.

Beni en çok sevindiren, aylar sonra Bursa Cezaevinde bulunan arkadaşlarıma kavuşmam olmuştu.

İhtilalden 3 yıl sonra, onlarla ilk defa görüşecek, ilk kez de kucaklaşma imkânı bulacaktım. Ama beni asıl sevindirecek olan, birkaç hafta önce idam cezasına çarptırılan Halil Esendağ ve Selçuk Duracık’ı görmem olacaktı. Bundan dolayı müthiş heyecanlanıyordum.

Halil benim yargılandığım Manisa ÜGD davasında idamla yargılanıyor, başka bir davadan (Turgutlu) idam cezasına çarptırılmasına rağmen mahkemelere getirilip götürülüyordu.

Sabahın erken saatlerinde geldiğim Buca Cezaevinde hep onları düşünüyordum. İdam alan ve aylardan beri ölüm hücresinde infazı bekleyen arkadaşlarımın halet-i ruhiyelerini, ölüm cezasını nasıl karşıladıklarını merak ediyordum.

Mahkeme saati yaklaştıkça yavaş yavaş koğuşlardan çıkarılan tutuklular da kapıda görünmeye başladılar. Gelenler içinden tanıdıklarla kucaklaşıyor, derin bir hasretle birbirimize sarılıyor, duygulu anlar yaşıyorduk.

Koğuşlardaki tutukluların kapı altına alınması bittikten sonra, sıra ölüm hücresindeki arkadaşlara gelmişti. Merak içindeydim, üç yıl görmediğim Halil acaba ne durumdaydı? Kesinleşen ölüm cezasını nasıl karşılamıştı?

Kafam bu sorularla meşgulken, Halil Esendağ mütebessim bir yüzle çıka geldi. Yüzü çektiği çilelerle temizlenmiş, parlatılmış gibiydi. Asırlardır birbirimizi görmemiş insanlar gibi hasretle kucaklaştık. Sanki kalplerimizden birbirimize tatlı, ılık bir şeyler akıyordu. Kısa bir hal-hatır fırsatı bile bulamadan gardiyanlar çağırdı, ikişer ikişer kelepçelenerek ring aracına bindirildik. İsteğim üzerine benim elim Halil in eliyle kelepçelenmiş; böylece mahkemeye gidinceye kadar yolda birkaç kelime olsun konuşma imkânımız olmuştu...

O konuşurken bütün dikkatim satır aralarına gizlenmiş gerçek düşüncelerindeydi. Acaba korkuyor muydu? Acaba herhangi bir irade zaafı geçirmiş miydi? Vakit ilerledikçe Halil in tek kelimeyle; onu yendiğini ve ona çoktan hazır olduğunu görecektim. Ölümden bahsederken gülüyor. Allah tan ne gelirse baş üstüne, diyordu...

Mahkemeye gelirken zaman zaman öteki arkadaşların sorularına cevap veriyor, böylece önceki mahkemeye giderken de olup bitenlerden haberdar oluyordum...

Bir arkadaş:

-Gönderdiğimiz Gelinlikleri aldınız mı? diye sorunca

- Aldık demiş.

- Nasıl oldu deyince de:

- Biraz uzun oldu deyivermişti...

Sonraları mahkeme İzmir de kalmama karar verince ben de soruyu soran arkadaşlarla beraber aynı koğuşa konulmuş ve o zaman bu gelinlik meselesini sormuştum.

- Nedir bu gelinlik? Ben bir şey anlayamadım? deyince anlattılar:

- Geçen mahkeme Halil, bizden iki kefen istedi. Devletin idam esnasında giydirdiği kefenin torba gibi bir şey olduğunu, o kefenleri giymeleri halinde ellerinin, kollarının içeride kalacağını, rahat can çekişemeyeceklerini söyledi.

Biz de koğuşa dönünce, elimizdeki avucumuzdaki parayı bir araya getirdik ama iki kefen alacak parayı bulamadık. Koğuşta 23 kişiyiz, üzerimizden iki kefen parası çıkmadı. Sonunda bir arkadaşımızın ailesinin getirdiği iki beyaz nevresimi cezaevi terzisinde diktirerek onlara gönderdik. Gelinlik dediğimiz, onlara gönderdiğimiz kefenlerdir...

Çok sonradan anlamıştım Gelinliklerimiz uzun geldi derken kefenleri giydiklerini, kim bilir kaç gece böyle Azrail i bekleyerek sabahladıklarını...

Ayrıca şu satırları yazdığım sırada bile düşünmeden edemiyorum nasıl oluyordu da 23 ülkücü iki kefen alacak parayı bulamıyordu. Hâlbuki tam o sıralar Türkiye de ve Avrupa da paralar toplanıyordu, ama nedense bir türlü cezaevlerine ulaşamıyordu. Bu hareketin kefen soyuculuktan zengin olan nice haini şimdi saygın adam rolünde geziyor; ama kim kimden hesap soracak???

Mahkeme salonunda duruşma saatini beklerken artık ölümü yendiğine emin olduğum Halil e sormuştum:

- Nasıl bir gecede asılmak istersin?

Halil biraz düşünmüş daha sonra cevap vermişti...

- Yağmurun hafif çiselediği bir gecede...

Duruşmadan sonra mahkeme benim İzmir de kalmama karar vermiş, arkadaşlarla birlikte Buca Cezaevine dönmüştüm. Kapı altında Halil aramızdan alınmış, başka bir âleme götürülür gibi götürülmüştü. Bunun onu son görüşüm olduğunu biliyordum.
BÜTÜN GECE BUCA YA RAHMET YAĞDI...
İzmir’e geldikten birkaç gün sonra, yapılan istişarede koğuş başkanı seçilmiş, koğuşun düzen ve intizamını üstlenmiştim. Cezaevinde gazeteler her sabah bir sergi üzerinde koğuş kapılarına getirilir, tutuklular da mazgal deliğinden istedikleri gazeteleri alırlardı. Gazetelerimiz birkaç defa gelmemişti. Daha sonradan bunun manasını anlamıştık. İdam cezalarının infaz edileceğine dair haberlerin yer aldığı veya mahkûmlarla ilgili yeni düzenlemenin gündeme geldiği günlerde cezaevi idaresi gazeteleri vermez, böylece mahkûmların olay çıkarmasını da engellenmiş olurdu.

Haziran ayı gelmiş, baharın bütün tazeliğiyle kendini gösterdiği günlerden biriydi. Ama o yıllarda bize bir türlü bahar gelmezdi. Şairin: Bahar gelmiş, çiçek açmış neyleyim mısraları da bu sebeple dilimizden eksik olmazdı.

O sabah günlük haberleri herkesten önce okumak için gazetelerin gelmesini bekliyorduk Bir saat, iki saat derken, vakit öğleyi bulmuştu ama gazeteler gelmemişti. Gazeteler gecikince hepimizin içine de bir kurt düşmüştü. Acaba kim? Bugün kimi asacaklar?

Çok beklemeden sorumuzun cevabını almıştık. Bir fırsatını bulan cezaevi terzisi kapıya gelerek mazgalı açmış ve o korkunç haberi vermişti.

-Bahçede sehpa kuruluyor, bu gece Halil’le Selçuk u asacaklar!

Koca koğuş bir anda depreme uğramış gibi sarsılmıştı. Önce ürkütücü bir sessizlik ve şok hali yaşanmış, sonra çaresizlik içinde ne yapacağımızı şaşırmış vaziyette sağa sola koşturmuştuk. Bu koşuşturma, ölüm korkusunun veya panik halinin bir neticesi değil, çaresizlik, onlara ulaşamamak ve bu zor saatlerde onları teselli edememektendi...

Acaba kararı radyodan duyunca ne demiş, ne yapmışlardı? Bütün bir koğuş tek yürek olmuş onları düşünüyor, onlarla ölümü paylaşıyorduk. Haberi aldıktan birkaç dakika sonra, mahkûmları toplayarak kısa bir konuşma yaptım. Kuran bilenlere cüzleri dağıtarak, sabaha kadar Kuran okumalarını söyledim.

Yapacağımız tek şey vardı: Dua ve Kuran la onlara ulaşmak. Saat 24.00 e kadar iki hatim indirdik. Saat 21.00 den itibaren de her yarım saatte bir koğuş penceresine çıkarak sela okumaya, Peygamber Efendimize salât-ü selam getirmeye başladım. Koğuş penceresinden yükselen sesimin onların hücrelerine kadar girdiğine inanıyor, salât-ü selamları da o duygularla okuyordum...

Cezaevlerinde idamların infazı 01.00 de olurdu. Son defa sela okumak üzere pencereye çıktım. Halil in mahkeme salonunda söylediği sözler aklıma geldi...

Yağmurun hafif çiselediği bir gecede asılmak isterim.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
ülkü gülü/m
KAĞAN

avatar


MesajKonu: Geri: Ülkücü Şehit - Halil Esendağ   Çarş. Tem. 15, 2009 9:14 pm

Elimi koğuş parmaklıklarından dışarıya uzattım, avucumu göğe doğru açtığımda aman Allah’ım bir yağmur Halil in duasına icabet edercesine çiseliyordu. Kendi kendime:

- Ah Halil im! O gün Rabbimizden güneşleri yağdırmasını isteseydin, Rabbim o güneşleri bile yağdırırdı diye mırıldandım. Koğuş lal olmuş, göklerle birlikte Halil ve Selçuk’a ağlıyordu...

Yorgun bir geceden sonra gardiyanların, müdür çağırıyor demelerine uyandım. Müdür üç kişiyi odasına çağırmıştı. Halil in asılmadan önce her birimize ayrı ayrı yazarak bıraktığı hediye ve emanetleri bize teslim etti.

Hediyelerinden birini bana bırakmıştı. Gümüş yüzüğünü Murat Sancar isimli bir arkadaşa, eşyalarını da dağıtılmak üzere Salih Cerit’e bırakmıştı. Eşyalarını alarak koğuşa geldik. Halil ve Selçuk un son anlarında yazdıkları mektup bizi rahatlatmış, ölüme metanetli gittikleri konusundaki kanaatlerimizi pekiştirmişti.

Daha sonra mazgala gelen bazı gardiyanlar da idamı anlatarak:

- Bu gece bütün Buca ya rahmet yağdı demişlerdi.

Önce Selçuk, sonra Halil idam edilmiş, ikisi de sehpaya metanetle yürümüş, Kelime-i şahadet getirdikten sonra altlarındaki sehpa çekilmişti. İpte bir müddet salındıktan sonra sanki ilahi bir el uzanarak ikisinin de yönünü kıbleye çevirmişti. Bir gardiyan:

- Halil’i indirdiğimizde başındaki takke yana düşmüş, hafif yatmıştı, biz böyle bir şey görmedik, diyorlardı. İnfazda bulunan Buca Muradiye imamı ise:

-Bana hiç evliya gördün mü, diyen soranlara, Evet... Halil’le Selçuk’u gördüm" diyeceğim... demişti

Halil’in bize emanet ettiği eşyalar, koğuş başkanı olduğum için bana teslim edildi. Hepsini tek tek inceledim. Özel eşyalarını ayırdım. Notlarını okudum. Notlar daha çok kılınan kaza namazları ile tutulan oruçların listesiydi. Ayrıca, ölümle ilgili ayet ve hadisler, bir yığın ilmihal bilgisiyle ilgili notlar vardı. Eşyalar arasında gazete kağıdına sarılmış küçük bir paket dikkatimi çekti. Çorap veya iç çamaşırı sanmıştım. Açtım ve baktım ki: Etrafı oyalı yeşil bir başörtüsü. O an nasıl duygulandığımı, gözyaşlarımın nasıl boşaldığını anlatamam. Bütün koğuş ağlıyordu.

Rahmetli Halil tutuklanmadan kısa bir süre önce evlenmiş, murat alamadan hapishane köşelerine düşmüştü. İhtimal ki, iki buçuk yıl kaldığı ölüm hücresinde eşinin bu başörtüsü onun dert ortağı olmuştu.

Dağıtılabilir eşyalarını dağıttıktan sonra, kalanları postayla babasına gönderdik. Halil in babası çok dindar, çok mütevekkil bir adamdı. Annesi de öyle. Çok sonraları, tahliye olunca evlerine ziyaret ettiğimde bu aileden böyle bir kahramanın niçin çıktığını anlamıştım.

Eşyaları gönderdikten sonra takriben iki hafta sonra Halil in babasından hepimizi ürperten bir mektup geldi. Şöyle yazmıştı:

Halil in annesi; oğlum şehit oldu mu? Olmadı mı? diye çok üzülüyordu. Bir gece rüyasında kendini cennette görüyor. Bütün sahabeler toplanmışlar, Hz. Peygamberi bekliyorlar. Halil in annesi, hanım sahabelerden birine yaklaşıp soruyor:

- Bugün burada ne var ki böyle toplanmış bekliyorsunuz! Hanım sahabe cevap veriyor:

- Bilmiyor musun, bugün burada şehit Halil Esendağ’ın düğünü var. Nikâhını Hz. Peygamber kılacak, onun için bekliyoruz.

Bu rüyayı kime okumuşsak gözyaşlarını tutamamış mescide kapanıp ağlamıştı.


Bu satırları okuyan her ülkücünün gözleri dolar, içinden bir şeyler akıp gider. Mustafa’yı, Ali Bülent’i Fikri’yi Ahmet Kerse’yi, Cengiz’i, Cevdet’i İsmet’i tek tek idama götürenler İzmir de iki yiğidi beraber götürdüler yağlı urgana… Onlar Halil ve Selçuk’tular… Yolumuza ışık oldular. Soruyorum

Son olarak Halil Esendağ ve Selçuk Duracık’ın İdamdan önce ortak olarak Ülküdaşlarına Hitaben Yazdıkları Mektubu Size Sunmak İstiyorum.

Bismillahirrahmanirrahim.
Ol! Deyince bütün âlemleri olduran, her şeyin sahibi ve Mutlak hâkimi Cenab-ı Rabbül Âlemi’ne sonsuz hamd ve senâ olsun. Selatü selam, Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Cenab-ı Allah’ın en sevdiği kulu ve Resul’ü ümmeti olarak şereflendirildiğimiz “O” en güzele Hz. Muhammed (S.A.V.) efendimize sevgili aline, ashabına, Saadet-i Kiram ve gönüller sultanı Seyda (K.S.) hazretlerine cümle Evliya ve müminlere olsun inşallah.

Esselamün Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühu. Pek muhterem abi ve dünya ve ukba kardeşlerimiz, gönüller dolusu sehvi ve hürmet hasretle kucaklaşır muhabbetle büyüklerimizin ellerinden, küçüklerimizin gözlerinden öper aciz şahsımız ve ehl-i İslam hayırlı dualarınızı Cenab-ı Rabbül Alemin’den niyaz ederim.

Muhterem ağabeylerimiz ve gardaşlarımız…
Bu aciz satırları yazmamızın gayesi sizle gönüllerde helalleşmek içindir. Cümlemiz hakkınızı helal edin, hayır ve dualarınızı eksik etmeyin. Bizlerin varsa cümlenize hakkımız helal olsun. Rabbül Âlemin inşallah.
Bir haberde şöyle buyuruluyor; ölüler için yapılan dualar nurdan tabakalarla onlara takdim olunur. (Hadis-i Şerif)
Ölüye kendisinin üzerine yas tutulması sebebiyle kabirde azap olunur. (Hadis-i Şerif)
İman sahibi, Mevla’mıza kavuşana kadar rahata eremez.
Esselamün Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühu.

Selçuk Duracık ve Halil Esendağ

İnşallahürrahman onlar da bize hakkını helal eylemiştir. Dua ve salavatı selamlarımızla. Mekânları cennet olsun.

Çağatay HAKAN
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
YaLNıZ KURT
KAĞAN

avatar


MesajKonu: Geri: Ülkücü Şehit - Halil Esendağ   Çarş. Tem. 15, 2009 9:44 pm

eline yüreğine sağlık çok güzel paylaşım eMEt hanım
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
guray
YABGU
YABGU



MesajKonu: Geri: Ülkücü Şehit - Halil Esendağ   Ptsi Haz. 07, 2010 6:19 pm

Allah razı olsun paylaşımınız için.Bu yola baş koyup can verenleri anıyoruz yüreğimizin yangını ve sızısıyla yoklukları belli ediyor anaları evlatsız kardeşleri kardeşsiz sevdikleri yarsız sevenleri hasretine tutuklu yaşıyor.Bu davaya sevdaya hizmetleri inandıkları doğruları korkusuzca ve yürekten yerine getirmeleri bizlere her zaman en büyük hediyedir.Allah paylaşan okuyan öğrenen ve yüreği yananlardan razı olsun selam olsun kardeşlerim büyüklerim.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Ülkücü Şehit - Halil Esendağ   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Ülkücü Şehit - Halil Esendağ
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
BOZKURTLAR OTAĞI :: ÜLKÜMÜZ TURAN :: ŞEHİTLERİMİZ-
Buraya geçin: